Çetin Altan’la Bir Düğün Gecesi


Hiçbir yazılı kanıtım olmasa da beş yaşında okuduğum ilk sözcüğün onun yüzünden “TAŞ” olduğu söylenip durdu bizim ailede yıllarca.

Babamla annemin her akşam beraber okuyup beğendiklerinde başlarını sallayarak, gizemli bakışıp beğenmediklerindeyse sanki birbirlerine kızmış gibi yüksek sesle tartıştıkları bir yazar vardı ve köşesinin tepesinde kocaman üç harf dururdu: TAŞ! Bu taşın öğrenmeye çok hevesli olduğum deyimlerdeki eğer başına kendisi kadarı düşerse bedduaya dönüşeni mi yoksa hacıların şeytanı kaçırtmak için üzerine attıkları mı olduğunu kavrayacak yaşta değildim, ama ortada bir taş olduğunu anlıyor ve bunu eğlenceli buluyormuşum ki “taş” deyip deyip gülermişim. Çok merak ettiğim için bana güzler yüzlü, simsiyah saçlı ve bıyıklı bir fotoğrafını gösterdikleri bu yazarın adı Çetin Altan’dı ve ben onun aslında babamların arkadaşı olduğu için her gün bir tek bizimkiler okusun diye oturup tek kopya TAŞ yazıları yazdığını sanıyordum. 1960’lı yıllardı, çocuktum, Taş’ın yayımlandığı gazete Akşam veya Milliyet olmalıydı…

İRONİ, ZALİMİ ÇARESİZ YAPAR

Annemle babam kendi düşüncelerine en uygun durak olarak sosyal demokrat renklere yerleşip Çetin Altan’ı okumayı bıraktıklarında artık onun okuru ben olmuştum. O yıllar benim de ilk gençlik yazılarımı yayımlatmaya başladığım yıllardı ve kendi edebî sesimi bulmak yolundaki rol modellere, yazınsal etkiye açık olduğum ergenlik çağındaydım. Ben de pek çok okuru gibi Çetin Altan’a siyasi duruşu ve cesaretinden ötürü hayrandım elbette, ama bacak kadar birinin bu konulardaki hayranlıklarının henüz içi boştur. Gazete yazılarından romanlarına tüm yazdıklarında Çetin Altan’ın bu memleket(imiz)de yaşadığı(mız) baskı ve şiddeti klasik öfke, keder, hüzün ve/veya intikamcı duygularla anlatmak yerine güçlü ironi ve kara mizahla rezil rüsva eden diline hayrandım ben. Onun “Bir Avuç Gökyüzü” ile Orhan Kemal Ödülü alan “Büyük Gözaltı” romanlarını çok etkilenerek okumuştum; 1970’li yıllardı, çok gençtim, iyi okur olmayı öğreniyordum… Aynı yıllarda Türkiye kültürünün masallardan destanlara, halk şiiri geleneğinden Divân Edebiyatı’na kadar güçlü bir ironi ve mizah damarına sahip olduğunu da öğrenmeye başlamıştım. Kendi yazı dilimin de bu yönde aktığını, ironiye doğuştan yatkın olduğumu keşfettikçe aynı damardan kendime edebî akraba saydığım Aziz Nesin’ den Yaşar Kemal’ e, Adalet Ağaoğlu’ dan Cemal Süreya’ ya maruz kaldığımız ve kalacağımız şiddeti, şiddetli mizahla döven yazar ve şairlerle beslenmeye yöneldim. Zaten sanatsal kan çekmesi, genetik çekimden çok daha güçlü ve kalıcıdır; bilenler bilir. İşte Çetin Altan’ı da yukarıda adını saydıklarıma akraba eden bu önemli üsluptur ki düşünceye özgürlük hakkı tanımayan alçaklarla insanlık onurunun katili işkencecilere küfür etmek, benzer yöntemlerle saldırmak ya da çekilen acı, incinen gururu sergilemekle onları zevkten dört köşeye çevirmek yerine sert ironi, acı kahkaha ve çelişkinin çelişkisi yöntemiyle etkili oluyordu. İroni denen sanat, zalimi çaresiz, güçsüz ve komik duruma düşürür, resmi baş aşağı çevirir, havasını söndürür, iktidarını sallar. Tarih kitapları halkını korkutarak ezen zalim kralları kılıçlar veya tüfeklerle kovarken ölen kahramanlarla doludur, ancak zalim kralların aslında zavallı şarlatanlar olduğunu göstermeyi başaran iksiri hazırlayan sihirbazlar, korkunun yerine kahkahaları yerleştirerek zalimlerin gücünü yıkan yazarlar ve şairlerdir çoğu kez. Ancak iyi gören, hızlı düşünebilen ve katmanlı algılayabilenlerin takdir edebileceği, zor ve dolaylı bir silahtır ironi sanatı; bu yüzden dolaysız ve pragmatik düşünen okur veya izler açısından ya anlaşılmaz ya da küçümsenir. Yine aynı nedenlerle sahtekârlık, adaletsizlik ve şiddet gibi zulümlere ironi silahıyla savaş açmış edebiyatçıların çok kıvrak zekâya sahip olduklarına dair bir de inanış vardır. Çok pragmatik olarak tanınan bizim kültürümüzde de yine pek ironik olarak yüzyıllarca farklı odaklarca yaratılmış korku ve baskılara karşı yaratılmış güçlü bir mizah damarı daima önemli bir başkaldırı gücü olarak gelişmiştir ve işte Çetin Altan da ironi ve kara mizah geleneğimizi hâlâ çok iyi kullanan söz ustalarından biridir.

ÇETİN ALTAN: ‘TAŞ’LAMA ÜSTADI

Ve aradan yıllar geçti. Birkaç imza gününde karşılaşmamız dışında kişisel olarak hiç tanışmadığım Çetin Altan’la çok sevgili bir yazar arkadaşımın düğün gecesinde aynı masada yan yana oturduğumda artık 2000’li yıllara girmiştik. Düğün eğlencelerini çocukluğumdan beri pek sevmeyen biri olarak, o düğün gecesi aklımda çok özel bir anı olarak kaldı. Evlenen yazar arkadaşım oldukça büyük bir bahçeye yayılan geniş davetli grubu arasında bulunan yazar dostları için özel bir masa ayırmış, Çetin Altan bu yazar-eleştirmen dolu uzun masanın doğal ve haklı olarak başköşesine oturmuştu. Masada kendi karısı da dâhil hepimize laf yetiştiren, karizması ve zekâsıyla yıllara meydan okuyan, yaşadığı baskılar ve sıkıntılara karşın inadına dik kahkahalarla hayatı gıdıklayan Çetin Altan, Türkiye’nin ironi ve kara mizah ustası olduğu kadar yakın tarihinin de yüz akı tanıklarından biri olarak, o düğün gecesi hiç istemese de damattan rol çaldı. Çaldı, ancak damat tam bir İstanbul Efendisi, bir Çelebizâde olduğundan hiç alınmadı. Gençliğinde çapkınlıklarıyla da ünlü olduğu anlatılan Çetin Altan’ın o günlerine yetişemesem de Can Dündar’ın onun bir doğum gününü anlattığı yazısında sözü geçen dillere destan dansına yetiştim ve Çetin Altan’la dans etme şansını o düğün gecesi yakaladım. Can haklıymış, Çetin Altan’la dans etmek ilk okuduğu sözcük TAŞ olan bu kadının, hayatta en zor söz sanatının taşlama/ironi olduğunu iyice öğrenmiş şimdiki halinde hiç unutamayacağı kadar keyifli bir anı olarak kaldı. Çok yaşasın Türk ‘TAŞ’lama sanatının usta yazarı!

Bir yorum ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir