Gürsel Aytaç’la Thomass Mann ziyafeti


Alman ekolünden gelenlerin özdisiplini ve iş ciddiyetleri zaten bilinir ama söz konusu hanımefendinin asıl özelliği hem Ankara Üniversitesi, Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi”nin Alman Dili- Edebiyatı bölüm başkanı bir profesör, hem de ülkemizde yerli ve yabancı edebiyat bazında “karşılaştırmalı edebiyat” çalışmalarını akademiye ilk kazandıran edebiyatçılardan olmasıydı. Prof. Gürsel Aytaç”ın bu özellikleri dışında, o sırada henüz genç bir yazar olan beni bencilce heyecanlandıransa; yeni yayımlanmış ilk romanım “İki Yeşil Susamuru” hakkında yazdığı nesnel ve etkili bir eleştiri yazısıydı.

Henüz 90″lı yılların başıydı ve Türkiye”de roman yayımlamak hâlâ çok zordu. TRT”nin davetlisi olarak Ankara”ya gitmiştim ve bu sırada Prof. Gürsel Aytaç”la buluşacaktım. Randevuya tam zamanında yetişebilmek telaşıyla yola çıktım ama verilen adrese gittiğimde ilk şaşkınlığımı yaşadım. Taksi şoförünün elindeki adrese bakarak önünde durduğu yerde ne bir kafe ne de bir pastane vardı. Burası bir evdi, onun kendi evi! Kendisiyle yalnızca bir kez telefonda konuştuğum bir profesör tanışmak için beni evine davet etmişti yani? Evlerin özel alanlar, bu yüzden ancak çok yakın arkadaşların davet edildiği mahremiyet mekânları olduğu öğretilerek büyümüş biri olarak mahcup olmuştum. Doğrusu büyük incelik, içtenlik ve nezaket göstermişti. Bu ilk buluşmada Gürsel Hanım”ın bana çayın yanında elleriyle pişirdiği nefis kurabiyelerden ikram ettiğini, edebî dedikodulara neden olmasın (!) diye üstü kapalı geçiyorum!

” Profesör olduktan sonra üniversite dışına açılmak, daha geniş kitlelere yararlı olmak, benim için görevle merakı birleştiren zevkli bir uğraş oldu. Edebiyat dergileri ve gazetelerde edebiyatla ilgili kuramsal yazılarım, eleştiri ve incelemelerim yayınlanıyor” diye mütevazı birkaç cümleyle geçiştirdiği çalışmalarıyla Gürsel Aytaç, başka üniversitelerdeki farklı yabancı dil ve edebiyat akademisyenlerini de harekete geçirerek, aslında Türk Edebiyatı”nın önemli tıkanma noktalarından biri olan kuramsal ve karşılaştırmalı eleştiri konusunda bir nefes alanı açıyordu. Yakın çalışma arkadaşı olan Prof. Yıldız Ecevit: “Onun nesnel-bilimsel ölçütler çerçevesinde ” yazdığı eleştirilerini anlatırken, tam da “duygusal ve çok kişisel” eleştiriler yüzünden yara alan edebiyatımıza dikkat çekiyordu bir bakıma. Şimdi Türkiye”de edebiyat eleştirisinin öldüğüne ağıt yakan bazı eleştirmenlerin bu durumun biraz DA kendi “eş-dost” çevresi ve “karşılıklı iyi ilişkiler” çerçevesinde kendilerinin yarattıkları “bizden olmayan/ öteki yazarlar” sendromu nedeniyle oluştuğuna dair sorumluluğu hiç üstlenemediklerini hep beraber görüyoruz. İşte biraz bu “nesnel- bilimsel eleştirileri” nedeniyle Gürsel Aytaç”ın da Türk Edebiyatı”nda “öteki eleştirmenler” arasında yer aldığını düşünenlerdenim. Bunda kendisinin Ankara”da yaşamasının payı kadar, ortalarda görünmekten hoşlanmayan, ciddi karakterinin de etkisi olduğu doğrudur.

BOZKIR KURDU”NUN ÖZLEDİĞİ TEMİZLİK VE ERDEM KOKAN EVLER

Gürsel Aytaç, Ankara”da, içinde ikimizin de pek sevdiği yazar Herman Hesse”nin müthiş romanı “Bozkır Kurdu”nda söz ettiği: “içi düzen, temizlik ve erdem kokan” evinde, dostlarına kurabiye pişirme samimiyetiyle, belki zaman zaman zihninde sohbetlere dalacak kadar yakın tanıdığı Goethe”yle, Helen Uygarlığı”nın en önemli sembollerinden sonsuzluğu temsil eden içiçe geçmiş “U”lardan oluşan takılarını özenle taşıyarak gösterişsiz ama ciddi çalışmalarını sürdürmektedir. O ev(ler)ki, bütün Bozkır Kurtları gibi benim de içimdeki vahşi yalnızlığın cehennem ateşini yatıştıracak yurt-yuva özlemini arttırır, büyütür, çoğaltır. O ev(ler)ki, tıpkı Bozkır Kurdu gibi benim de içimdeki kaosu ve darmadağınıklığı kısacık da olsa yatıştıran ” düzeni simgeleyen ışıl ışıl bir tapınak âdeta.”

Ancak yalnızca, dehşetli kaos ve bozgunlarıyla ünlü Nobelli yazar Herman Hesse değil, uzmanlık alanına giren diğer büyük Alman yazar ve düşünürleri, başta Goethe olmak üzere Max Frisch, Dürenmatt, Böll , Schiller ve Thomas Mann”ın Türkiye edebiyat çevrelerinde yaygınlaşmasında Gürsel Aytaç”ın oynadığı önemli rol bence henüz farkındalık yaratmamıştır, umarım zaman içinde anlaşılacaktır. Onun bir akademisyen, çevirmen ve eleştirmen olarak sayısız gence emek vermiş, değerler yetiştirmiş olması da önemlidir ancak Türk Edebiyatı içinde en önemle anılması gereken nokta bu büyük yazarların yalnızca edebî tezlere ulaşabilen şanslı üniversite öğrencileriyle sınırlanmasına seyirci kalmak yerine, bu çevirileri herkesin ulaşabileceği popüler kitaplar formatında da yayımlamış olmasıdır.

ÜÇ BÜYÜKLER: GOETHE, MANN VE HESSE

Geçen hafta bir edebiyat toplantısı için gittiğim Ankara”da kahve içmek için Gürsel Aytaç”la buluştuğumuz yer artık onun evi değildi. Son yıllarda onun sayesinde Ankara”da yeni açılan şık kafelerin izini sürüyor, limonlu-peynir keki konusunda gurme olduğundan sorgusuz aynı tadı paylaşıyorum. Gürsel Hanım”ın kendisine pasta/kurabiye konusunda takılmalarımı olgunlukla karşılayacağından hiçbir zaman kuşkuya düşmedim ama onun aslında bir Alman edebiyat gurmesi olduğunu bildiğim için “üç büyükler: Goethe, Hesse ve Mann” arasında kendine en yakın bulduğu hangisidir, sorusuna vereceği yanıt konusunda hep kuşkudaydım. Kütüphanemde onun çevirdiği, derlediği veya yayına hazırladığı pek çok Goethe, Hesse, Schilller, Frisch, Mann kitabı olmasına karşın, son buluşmamanızda yeni baskısı henüz eline ulaşan bir Thomas Mann çevirisiyle geldiğinde gözlerinde parlayan ışığı görünce artık dayanamadım ve yıllardır cebimde sakladığım soruyu sordum! Ben yanıtı dünya edebiyatına armağan ettiği hümanist “welt literatur” kanonuyla Goethe olacak sanırken, Gürsel Aytaç”ın yazarı Thomas Mann çıktı. İnsan çocuklarını ve kitaplarını ayıramaz ama içlerinden biri daima annesinin ya da babasının kızı veya oğludur… O da ebeveyne iyi ve kötü huylarıyla en çok benzeyenidir! Elimde Gürsel Aytaç çevirisi nefis bir Thomas Mann romanıyla İstanbul”a döndüm: “Lotte Weimar”da”

OKUDUKLARIM: SCHILLER. Yazan: Prof. Gürsel Aytaç (Doğu-Batı yay.) Alman felsefeci, uçarı, ateşli, hümanist Schiller”in dostu Goethe”ye duyduğu hayranlıkla karışık kıskançlığı da gün yüzüne çıkartan iyi bir çalışma.

İZLEDİKLERİM: YEDİ KOCALI HÜRMÜZ (yön: Ezel Akay) Eğlenceli ve feminist bir komedi. Ezel Akay yine masal atmosferi yaratmakta başarılı, Gülse Birsel ve Nurgül Yeşilçay filmin altıntopları.

DİNLEDİKLERİM: Cem Karaca, Cemaz-ul Evvel: Onun için: “Türk popunun en heybetli sesi” dedikleri kadar vardoır bence. Ölümsüz şarkıları bu albümde bir arada.

Bir yorum ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir